Perşembe, Ağustos 30, 2012

Geçmişten Gelen -Müzik-



Bir zamanlar Facebook'ta paylaştığım, arkadaşlarımla oturup yemek yediğim bir kafede dinlemişim.

Pazar, Ağustos 26, 2012

Children Who Chase Lost Voices from Deep Below -Dokunaklı ve bir o kadar mükemmel Film-

Miyazaki ustadan sonra izlediğim en fantastik, en lirik, en mükemmel, en macera ve mistik olaylar kokan animeydi.
Makoto-Sensei, mükemmel ötesi bir filmdi, 5 centimeters per second izleyemeyince bulabildiğim tek filmi izledim.
Konusundan biraz bahsedeyim;
Asuna adındaki genç kız, çok çalışkan ve inanılmaz zeki biri. Hayatın yükünü sırtlanmış babasının ölümünden sonra; evi çekip çeviriyor annesinin hastanedeki yoğun iş temposundan dolayı. Kendisine ayırdığı zamanlarda ise kendi yaptığı radyosuyla yüksek bir tepeye çıkıp müzik dinliyor. Yine o müzik dinlemek için gittiği zamanlardan birinde ise Shun adındaki çocukla tanışacaktır, Agartha'dan gelen bu genç, Asuna'yı inanılmaz bir yolculuğa çıkaracaktır.
Hikayenin temelinde iki insan var Asuna ve Morisaki, bu iki kişi kaybettikleri insanları hayata geri döndüreceklerine inandıkları Agartha'ya doğru yola çıkarlar. Agartha inanılmaz mistik ve bir o kadar da zorlu maceralarla dolu bir yer. Garip yaratıklar, tanrılar, kapıyı koruyan Quetzalcoatl'lar ve diğer mitolojik yaratıklar.
Miyazaki'den sonra Japon mitolojisini bu kadar güzel işleyen bir film izlememiştim, Mushi-shi hariç ki onun dizi olmasından dolayı ayrı tutuyorum.
Mükemmel manzaralar ve fantastik olaylar eşliğinde harika bir yolculuğa çıkmak isterseniz adres bu filmden başkası değil. Makoto Shinkai, Miyazaki-sensei'den sonra hayran kalacağım birini bekliyordum, iyi ki de izlemişim.
Filmi bulamazsanız buralardayım.
Kendime not: Kaybedeceklerini geri getirmeyi düşünmek yerine daha mutlu olmak için uğraş. 





Mesrine : L'ennemi Public No1 -Prison Break sevenler sever-

Mesrine: L'instinct de Mort'a benzerlik gösteren, ne bekliyordun devam filmi sonuçta fakat karakterler farklıydı, Mesrine sürekli yalnız kalıyordu. Aşkları, arkadaşları, dostları dahi terk ediyordu onu. Bu filmde de pek farklı bir şey görmeyeceksiniz, devamını merak ettiğim için izledim ama aksiyon dozu hakkında bir kaç tüyo verecek olursam, bombastik! Bu yeterli sanırım. İlk filme göre çok daha az sevişme, çok daha kaliteli çatışmalar yaşattı bu film. Beğendim, sonunu bildiğim halde ki ilk sahnelerde gösteriliyor zaten, saçma olduğunu düşünme öyle bir bağlanıyorsun ki filme, gerisini sen düşün.
Kendime not: Bir işe başlayacaksan eğer; sonunu ve niçin yaptığını sorgula, kendini sorgulamayıp egoyla beslenirsen sonun pek hayırlı olmayacağı kesin.
Filmde mesaj falan yoktu varsa da bana denk gelmedi, ben şahsen kafa dağıtmak ve biraz kan görmek için izledim.
Bankadan ve milyonerlerden çalan Mesrine'in çaldığı parayla lükse düşkün bir adam haline gelmesi içleracısıydı, Charyl adlı arkadaş bunu tokat gibi çarptı. Ben olsam ben de BMW 528i alırdım, şaka bir yana filmde gerçek olana güzel göndermeler yapılmış, adamın iyi-kötü adamı oynaması da cabası, denge mükemmel kurulmuş. Bir yandan taraf tutarken bir yandan tu kaka derken buluyorsunuz kendinizi.


Mesrine'in mahkemeyle dalga geçtiği sahne çok güzeldi.
Bir de yaşlı kalantoru kaçırdığı sahne.
Bu ikisi haricinde, hapishaneden kaçmalar, sevişmeler, alkol, romantizm, aksiyon, kan, silahlar...
Cecile mi Ludivine mi? -Ludivine gözlerine kurban, boncuk boncuk, kedi cınını nıhıhıh

Cumartesi, Ağustos 25, 2012

Mesrine : L'instinct de mort -Scarface'i andıran Gangster Filmi-

Ok biraz da Mesrine'den bahsedelim, kesinlikle tembelin tekiyim ve asıl adamımız olan Jaques Mesrine'in gerçek hikayesinden alınan bu film hakkında pek araştırma yapmadım, tek bildiğim Vincent Cassel'in iyi bir oyuncu olduğu.
Filme gelecek olursam, Fransız yapımı Scarface izliyormuş gibi hissettim. Doz aynı, şiddet de. Burda farklı olan Mesrine'in aşkları; adamın çocuğu bile oluyor ki gangster adamsın be Mesrine, bebelere yazık, kadınına yazık.
Mesrine kesinlikle kötü bir adam, şu konularda; kötü eş, kötü baba, hırsız, katil...
Mesrine kesinlikle iyi bir adam, şu konularda; pezevenklere ve ikiyüzlülere tahammülü yok, dürüst ve kesinlikle aşk adamı.
Adamsın be Mesrine, gözüme girdin o 3 maddeyle, bu arada bahsi geçen karakter gerçekte yaşamış olduğu için ben sadece filmi irdeliyorum ki burda kimsenin hayatını taciz etmiş gibi görünmek istemem.
Mesrine'in başına kötü şeyler geliyor hep, işini babası buluyor ama orda çalışmak istemiyor neyse arkadaşıyla birlikte hobbaaa kötü yollara Guido babanın emrinde çalışmaya.
İspanya'ya gittikten sonra Mesrine'in hayatı değişti. Evet Sophia adında bir kadın girdi hayatına 2 güzel çocuk verdi Mesrine'e ama hayatı tepetaklak oldu, iş konusunda da şansı yaver gitmeyince, napsın adam? Abi, bazen insanın kötü olmasını sağlayan tek şeyin başına gelen kötü olaylar olduğunu düşünüyorum ve bazı kötü insanlar malesef ki bu kötü olaylarla başa çıkabilecek kadar güçlü değiller ama siz adam öldürmeyi çok iyi bilirsiniz, hım hım.
Kötü adamları, kötü kadınları sevmişimdir ben, hep onların tarafındayım. Üstad Bukowski'nin de dediği gibi, onu tanımadan önce de kötü adamı seviyordum hala da severim.
Vincent ve Cecile -Jaques ve Jeanne- Kadın cool ve güzel ve alımlı ve zeki ve ağlamış

Film başta da dediğim gibi Fransız Scarface havasındaydı ama çok daha heyecanlısı, tamam tamam şaka yapıyorum sıkıcı değildi, hep bir olay vardı hani. Hollywood'u mu örnek aldın be yönetmen ya! Şöyle söyliyim, V.Cassel ve Cecile De France, döktürdünüz! Son sahne ağlatır.
Son olarak, Cecile de France'den başka o gözlük kimseye yakışmaz:
Bu yazımı okuyacak olan genç hukukçu Bötü'ye sesleniyorum, bu gözlükten al, almazsan da dene hani.





 Bir Cecile'e aşık oldum bir de arabalara ;


 Gidemedim; filmin bir de part2'si var L'ennemi public no1 diye o da yakındır, izlenir.

Çarşamba, Ağustos 22, 2012

Die Welle -Dalga- (Anarşi ve Diktatörlük üzerine başarılı bir Film)

Filme başlamadan önce Almanca bilenlerden rica ; Die Welle derken, die başa geliyor ok, artikel la bu diceksiniz peki neden Das Leben deyince das oluyor? Dalga ve yaşam sanırım birinin isim kökenli diğerinin de fiil kökenli olmasından kaynaklıyor* fikrim bu yönde hadi bakalım ayrıntılı açıklaması varsa yorum kısmını Adsız'a çeviriyorum, böylece paylaşım daha kolay olur.

Okula gelen Rainer adındaki hoca Anarşi dersini işlemek ister aslında bu bir projedir fakat okul yönetimi onu Otokrasi dersini işlemesi için görevlendirir. Rainer, özünde iyi bir öğretmendir, ayrıca su topu antrenörüdür. Öğrencilerin dikkatini çeken ve diktatörlüğü sorgulayan hoca, gittikçe egosunun kurbanı olmaya başlar. Sınıfa girdiğinde öğrenciler ayağa kalkar(Almanya'da öyle bir şey yok diye biliyorum), hocaya ismiyle değil de Herr(mr) Wenger diye seslenirler, öğrencilere tek vücut olmayı öğretmiştir Rainer,  üniforma görevi gören kıyafetler-beyaz gömlek kot pantolon- giyerler, logolar ve stickerlar hazırlarlar. Git gide çeteleşen öğrenciler diktatörlüğü sorgularken birden sistemin içine çekilmişlerdir, Rainer tarafından.
Muhteşem kurgusu ve iyi oyunculuğun bir arada olduğu; birkaç kelime almanca öğrenmeme katkı sağlayan bir filmdi. Filmi 1 yıldır izlemek için bekliyordum ki zaman iyi denk geldi. 1 yılı da beklememin sebebi sürekli bozulan bilgisayarım ve silinen arşivim.
Meşhur poster:!':^!'^+:%&/(

Yönetmene not: Bir konu ancak bu kadar farklı yollardan ele alınabilirdi, film yeterince başarılıydı, abartı yok. Her şey yeterince gerçekçi, based on true story etiketinin saçma olduğunu düşünüyorum, son sahne haricinde :)

Almanya'da sınıfın içinde hissediyorsunuz, olayların akışına bırakınca kendinizi, dehşete kapılıyorsunuz. İnsanlar nasıl bu hale gelebilir diye düşünmenize neden oluyor ki filmde bunun cevabı var.

Kendime not: Üniversiteye gideceğini biliyorum tabii bu bir ayı sağ salim atlatırsan, olaylar olaylar. Not'a gelecek olursam, üniversitenin sinema kulübü haricinde hiçbir gruba katılma, sinema kulübü ise kendine katabileceğin ve bildiğin birkaç küçük şeyi paylaşabileceğin bir ortam olduğu için tabii, orda da canavara dönüşeceksen eğer kendini akıl hastanesine kapat derim bro!

Sıkıldınız mı gençlik? Oysa ne güzel kaptırmış gidiyordum film film diye, araya giren yerleştirme sonuçları olmasa her şey daha güzel gidecekti, günde iki film yapıyordum ehe, arapça kursu işi yattı. Genç ve yeni evli bayan hocam eşinden izin koparamadı, scheiße!!! Bu yüzden biraz da moral bozukluğu falan, takmıyorum kafama bro bulurum kendime bir hoca, hı hı kolaydı. Görüşürüz gençlik.
Etnik filmler kuşağı yarıda kaldı, elimde film kalmadı, yenileri geliyor. İran'da A Seperation gelecek yakında da biliyorsunuzdur, 7 Avlu da izlemek istediklerim arasında, bakalım.
Ya da Anime yaparım, bu ara bir sürü anime attım bilgisayara, dizi olarak değil bildiğimiz film.
Sıkıldım uleen! Eea, yok bir şey.

Salı, Ağustos 21, 2012

Et Maintenant On Va Où, Where do we go now?, وهلّأ لوين؟ (u hellak le ven?) -Dokunaklı Savaş Karşıtı Film-

Etnik filmler izler misin? Etnik müzik dinler misin? Peki, hiç senin dışında yaşayan dünya hakkında bir şey merak ettin mi? Ne için savaştıklarını, nasıl aptallıklar yaptıklarını sorguladın mı?

Bu film Lübnan'daki dini olaylara, hatta dinlerarası şiddete göndermeler yapan, eğlenceli olduğu kadar dokunaklı bir film.
Bir grup kadının, köylerinde yaşayan müslümanlar ve hristiyanlar arasındaki çatışmaları engelleme mücadelesini anlatıyor bu film. Amal(Nadine Labaki) filmi hem yönetti hem oynadı ayıca filmin senaryosuna da katkıda bulunan bu mükemmel kadını ayakta alkışlıyorum, mükemmeldi film.
Film, birarada yaşayan insanların, kendilerinin hiç bir sorunu olmadığı halde radyodan ve televizyondan duydukları haberlerle küçük bir olayı büyütüp sorunlar yaratmalarını ve bu sorunların içinden sıyrılmalarını sağlayan kadınları anlatıyor. Bunu zaten söylemiştim ama asıl olaya gelecek olursam; bir annenin gözyaşlarına, insanlığın bittiği noktada küçük bir çocuğa bile şiddet uygulayabilecek kafalara, komik olaylara, vizonteleye benzediğini düşündüğüm sahnelere ve daha bir sürü şeye şahit olacaksınız.
Filmdeki müzikler arapça ve bu benim başımı döndürmeye yetti de arttı, iyi anlamda. Gözlerimi kapatıp şarkıyı çevirmeye çalıştım ki başarılı oldum! Hell Yeah beybii! Tamam sakinim. Duygusal parçalar da vardı eklesem iyi olacak.
Amal adlı hristiyan kızın, Rabih adlı müslüman gençle yakınlaşması sırasında çalan şarkı harikaydı. -dinlerini bilerek yazdım, film de zaten bu tip ayrımlara göndermeler yapıyor-
Neresini anlatsam ki filmin?
Köyde televizyon vardır ama çalışmıyordur, onu tamir eden genç mucidimiz -ki yılmaz erdoğan'ın vizontelede oynadığı karaktere çok benziyor- tv'yi çalıştırdıktan sonra, köy halkını tv'nin önünde toplar. Haberler denk gelince de köyün erkekleri haberleri izlemek ister, o sırada kadınlar gürültü patırtı ortamı yaratır ki erkekler iki din arasında yaşanan savaştan etkilenip tutuşmasınlar, o sırada yaşananları görmeni isterdim.
Radyoda haberleri dinlerlerken yine iç savaştan ve olaylardan bahsedilince de bir çözüm bulup radyoyu ortadan kaldırıyor kadınlar.
Kiliseye girip hoparlörü çalmaya çalışan genç adam merdivenden düşüp ahşap haç'ı kırınca, bunu bir müslümanın yaptığını düşünen hristiyanlar da -sadece erkekler- olayı büyütüp sorgulamadan kavga çıkarırlar.
Camiye giren keçiler camiyi mahvetmişlerdir, keçileri içeri salan kişinin bir hristiyan olduğunu düşünen köy sakini de olay çıkarır.
Sonunda köy muhtarının karısı Yvonne kiliseye girer ve Meryem Ana ile konuştuğunu iddia eder, bu "tatlı yalan" sohbet de görülmeye değerdi.
Köye gelen ve Rus olduklarını düşündüğüm kadınları da kendi taraflarına çeken zeki köylü kadınlar, güzel planlarına bu güzel kadınları alet etmek için kullanırlar iyi anlamda!!!
Nassim ve Roukoz, size bahsettiğim mucit gençler çapraz ateşe girerler ve Nassim vurulur, Nassim'in abisi Nassim'i vuran kişinin bir müslüman olduğunu düşünmesin diye annesi evin arkasında kuyuya saklar ölen oğlunu. Allah kahretsin ki ağlatır o sahne hele o şarkı, hepsini bulcam! Sonunda Nassim'in hastalandığını söyleyen kadın, bunu diğer kadınlardan saklayamaz elbette. Abisi ise gerçeği öğrendiğinde annesi tarafından vurulur, kötü bir şey yapmasın diye. Öyle bir film düşünün işte.
Takla, Nasim'in annesi kiliseye gider ve Meryem Ana'ya haykırır "oğlum sana emanetti sen neden onu bana sormadan alıyorsun buna hakkın var mı?!" diye, bu sahne hakkında diyecek bir şeyim yok, hiç duygusal değilim ama bir annenin feryadına dayanamam.
Sonunda kadınlar bir çare bulur; kek, börek, poaça yaparlar ve içlerine çeşitli sakinleştiriciler koyarlar, erkekler kendilerinden geçerler Rus kızları da güzelce dans ederler, o gece kimseye bir şey olmaz :)
Kadınların son hamlesi ise silahlar konusunda; erkeklerin sakladığı silahları bulup yok ettiler ki görülmeye değer :)
Son olarak, papaz ve imam köyü terk eder, bizim elimizden bir şey gelmedi şimdiye kadar fakat burda duran kadınlardan daha iyi bu köyü idare edebilecek kimseyi görmüyoruz diyip çekip giderler.

Evet sevgili dostlar dediğim gibi savaş karşıtı ve bol dokunaklı, mükemmel espri anlayışı olan bu film sizi bambaşka yerlere götürecek. İndirmek, izlemek isteyen mail atsın, twitten ulaşsın bir şekilde hallederiz.
Not: Dil fransızca, altyazı ingilizce.
Soundtracks - Şarkılar bunlar

Yammi - Et Maintenant On Va Ou  Bu ise yüreğinden bir tutam koparan

Diğer şarkılara haksızlık olduğunu düşünmeyin diye size youtube linki ; http://www.youtube.com/user/Camelia76800 adlı üyenin videolarında aynı başlıkla filmin çeşitli şarkılarını bulabilirsiniz, filmi arayıp bulamazsanız da iletişim kutusu yukarıda :) Eşek'in üstünde.

Kynodontas -Dehşete Düşüren İlginç Senaryolu Film-

Kynodontas, türkçe karşılığı köpek dişi.
Filmin konusu;
Karısı ve çocuklarını dışarıdan bağımsız hale getiren evi resmen izole eden, aile fertlerinin bağlantısını koparan bir adam. Kendi hapishanesini kurmuştur, ona göre ailesi için en güvenli ve sağlıklı yöntem budur. Eve getirdiği güvenlik görevlisi kadın Christina'yı oğluyla yatması için tutmaktadır, Christina eve göz bandıyla gelir ki evin yerini bilmesin, eve daha çok insan gelmesin. Evin etrafı dev çitlerle ve uzun boylu çalılıklarla kaplı. Bu evden kurtuluşun tek yolu ise köpekdişinizi kaybetmeniz.
Filmden not: Çıplaklık aşırı, kedi mide bulandırıcı, ensest ise tahammül noktasını aşan seviyedeydi. Çok çıplaklığa filmde tahammülüm olmaz diyenler izlemesin. Rahatsız eden sahnelerden biri de, bir toka karşılığında Christina'nın evin küçük kızından oral seks yapmasını istemeseydi ki bu da kızın sürekli dilini kullanarak karşılığında bir şey alacağını düşünmesine neden oldu.


Film başlarken bize deniz'den, yolculuk'tan bahseder ama bunları cümle içinde yanlış kullanılır. Çocuklarının tv, gazete, dergi izlemesine engel olan bir baba, kendi sözlüğünü de yaratmıştır. Deniz-koltuktur, yolculuksa sert zemin. Bu iki kelimeye bakacak olursak : denizi anlatmaya çalışırsanız hiç deniz görmemiş birine, ufukta biten masmavi birşeyden bahsedersiniz ki bittiğini söylemezsiniz çünkü uçsuz bucaksız bir görüntü vardır karşınızda bu da insanda bir nevi özgürlük hissi uyandırır ki gayet doğal. Yolculuk ise; nereye gittiğinizin bir önemi yoksa yine sonsuzdur, yol sizin gidebildiğiniz kadardır. Bu tip anlamlar yüklenmiş olan film gayet başarılıydı, genç kızın köpekdişinden kurtulması ve cinselliğin göze batması ise tahammül edebilmenizle ilgili.
Sıradışı konusu ve tahammülü zorlayan sahneleri ile bu film benden geçer not aldı -sanarsın ki eleştirmen. Vuhhuu bebek!
Şöyle ki, filmde annelerinin köpek doğuracağına, çeşitli oyunlarla yarıştırılıp sticker kazanan çocuklara rastlayacaksınız şaşırmayın. Filmde bir kez güldüklerini görmedim, gördüysem de görmezden geldim. Siz de evin içine hapsolmuş hissediyorsunuz ki yaptıkları saçmalıklara gülmek yerine dehşete kapılıyorsunuz, kapılmayın sakin olun ve isterseniz bahsettiğim sahneleri atlayın.
Anlattıkça anlatasım geliyor, sırf bu anlattıklarım yüzünden bile filmin büyüsü bozulmuş olabilir, kızmayın vurmayın küfretmeyin de hani.
Bayramınız kutlu olsun canlar.

Pazar, Ağustos 19, 2012

Madem Üniversiteye Gideceksin -

Madem üniversiteye gideceksin bunları yap-yapma ;
-Güzel arkadaşlıklar kur, kuramazsan da boş ver
-Kendinden çok bahsetme, sessiz sakin bilinmez olmak her zaman +'dır -bence
-Kendinden emin ol
-Siyasete bulaşma, diğer toplumsal saçmalıklar silsilesine de, örgütler, vakıflar, düzenbazlar ve diğerleri
-Sakın sigaraya başlama, öldürürüm olum seni! Kafanı kırarım! Sakın!
-Erasmus'la iki üniversiteden birine git, biri Köln'de. Aklında bulunsun, Köln'e gitme hayalleri kurduğunu biliyordum bu yüzden bunun için gerekirse kıçını yırt!
-Sevebileceğin bir kız bul ya da o seni bulsun aslında bundan bahsetmek saçma geliyor, kader kısmet diyip konuyu kapa.
-Bloga bunun dışında kişisel yazı yazma, yazarsan da adam gibi yaz, üniversiteli oldun ya bir farkın olsun
-Almanca'yı sular seller gibi konuşabilirsin ama grammar'i sakın unutma artikeller önemli kafanı dıp-tıs'layacak olan da artikeller
-Yapabiliyorsan yine Mersin'de Şehir Planlama için uğraş hani, uğraşma demiyorum hobi olarak yine uğraş, biliyorsun puanın kesilecek.
-Derslere asıl, ev deniz kıyısında olabilir, illa her akşam çıkmana da gerek yok biraz edepli ol evde oturmasını bil
-Dolaptan bir viski aşır öyle git euheueh bu en eğlenceli kısmı, çalmak değil ödünç alıyorum. Şaka bir yana istesem verirler mi ki bir şişe ballantines? Ailem? Anne?
-Korun
-Bira içerken foto çekilme, çekilirsen de sosyal ağlara atma atacaksan da... -şahsi görüşüm-
-Cin tonik tadı nasıl acaba diye merak et ama sakın içme
-Ev tutacaksan da sahil kenarı olsun, hep hayalini kurduğun gibi, balkonda oturup artikel öğrenmek denize almanca sövmek gibi hobilerin olsun, denize sövme ama yazık günah hani sen artikellerle kafa yorarken sahil kenarında öpüşenlere küfret almanca-arapça falan,
-Mersin'de arap var, bu yüzden kimin ne olduğunu bilmeden arapça küfretme
-Kuzenle birlikte kalacaksan ve kız arkadaşı da seni kabul ederse reddetme, bir şekilde sosyalleşmen için ilk adım olabilir ya da hiç alakası yoktur hani, dert etme
-Sinema kulübüne kaydol, kaydol dediğim de hani bir şekilde çaktırmadan kulüple ilgilen hani, aktiviteler senin elinden çıkacak hale gelsin -umarım bu kadar zamanın olur
-2013 Akdeniz Oyunlarını kaçırırsan kafanı duvara taşa ve bilimum yere vur,
Sporcularla tanışma fırsatı bulursan da, bişey yapma tanış hani, spor hakkında sohbetler, şakalar.
-Almancayı su gibi konuşan komşun olduğu halde, arapçayı su gibi yazıp okuyan anadili arapça olan komşun olduğu halde insanların müsait olmaması veya farklı sebeplerden sıçmana neden oldukları için, söv elinden bir şey gelmez ama şu arapça işini hallet ki Rusça'yı sıyır aradan.
-Fransızca da seviyorsun ama seçmeli olarak almak eğer zorlayacaksa? Bunu düşünmek için çok zamanın olacak
-Gez, toz gelecek sene ama sakın Almanca'yı öğrenmemezlik etme öyle bir lüksün yok
Almanca bilgisayar oyunu -Unreal Tournament3 ve bilimum bilgisayar oyunlarını Almanca oyna- sevdiğin şeylerle bütünleştir ki, günlük hayatının bir parçası haline gelsin
-Almanya'daki akrabalar, eş, dost kim varsa skype ile bağlantı kur, konuşacak duruma gel en azından, selam artikeller- korkmuyorum la sadece garip geliyor
-Bir daha bu kadar uzatma

Gosford Park -Cinayeti Uşak mı İşledi? Filmi-

Maggie Smith'i çok seven birini tanıyorum, hayran kendisine. Bu filmde hiç konuşmasa bile birşeyler katacağına emindim, gerçekten hayran kalınası oyuncu. Filmin kadrosu çok kalabalık, In the Loop'tan tanıdığım Tom Hollander da filmdeydi, dediğim gibi film kalabalık olduğu için ön plana çıkan kişi de yok, bu hoşuma gitti açıkçası. Harry Potter oyuncularını bu filme mi toplamışlar? Bir yanda Maggie Smith bir yanda Michael Gambon, dediğim gibi kadro sağlam.

Tea at four, dinner at eight, murder at midnight -
Filmin konusuna da değinecek olursam eğer, spoiler vermeden anlatmam gerek ;
Film bir davet ile toplanan zenginlerin ve onlar için hizmet eden alt tabakadaki(bu kelimeden nefret ediyorum) insanların birbiriyle alakalı olan ilginç ilişkilerini anlatıyor. Hizmetçisi olmadan insanların gözünde bir hiç olarak görünen leydi, bir aktör, birkaç lord, bir düzine hizmetçi. Toplanma sebeplerini pek anlamış değilim ama yedikleri yemekler, av partileri ve diğer bütün bu zengin işi olaylar acaba filmden ne çıkacak havası veriyordu.
Hizmetçiler dedikodu yapar, uşaklar ise ortalığı karıştırır. Kural bu. Bambaşka bir dünya, fantastik göründü gözüme 1932'lerde işlenen bir cinayet ve olayların git gide karmaşık hal alması, acaba cinayeti kim işledi? Uşak, hizmetçi, misafir, lord, leydi... Film boyunca değil ama adam öldükten sonra bu sorunun cevabını arayıp birkaç insandan şüphelenmeye başlamanız sonrasında hayal kırıklığı yaşamanız mümkün tabii, yanılacağınız için. Birinin ölmesi acaba sorunları çözer mi ya da sorunların çözülmesi için illa birinin ölmesi mi gerekiyordu?
Bu filmde bol entrika var, arka odalarda dar ve karanlık koridorlarda dönen, filmin cazibesi de burda sanırım ama beni yakalayan noktası cinayet işlendikten sonra karakter analizi yapıp başımı döndüren kalabalıktı.

Yönetmene not: Shortcuts'ı daha önce izlemem gerekirdi, zorunluluk değil ama en azından bu kadar çok karakter ve olayı insanları sıkmadan anlatabilmek, sanırım izlediğim çoğu filmin yönetmeni bunu başardığı için sevdim filmleri yoksa izleyip de yazmadığım birkaç film var ki utanç verici.
Not: Beğenmediğim filmleri ifşa etmemin ve karalamış gibi görünmenin bir anlamı yok "her çirkinin bi alıcısı vardır" gibi saçma sapan bir cümle kurmak istemezdim ama kurallar bu şekilde sanırım.

Sideways -Şarapseverler için Film-

Sideways, harddiskim tamamen silinmeden önce de listemdeydi. Film genel anlamıyla hoş izlenebilir biraz göz atalım bakalım.
Miles adında bir adam, bir roman yazar ve basılması için de yayınevlerine verir. Yazmaktan başka bir tutkusu daha var, şarap. Üniversitede oda arkadaşı olan Jack ise cumartesi günü evlenecektir. Sağdıç tabii ki Miles. 1 haftayı beraber şarap tadıp seyahat ederek geçiren ikilinin başlarına güzel olaylar gelir yol boyunca.
Film genel olarak iyiydi ama malesef üzerine konuşabileceğim ve bakın şurasında çok eğlendim, şu kısmına bayıldım şeklinde anlatamam. Olaylar çok sade kalıyordu, şarapseverler filme bayılacaktır. Ben şarap severim ama tabii param kadar. İçmişliğim pek yoktur, zaten kıro abilerimiz de "karı içkisi" yaftasını yapıştırmışlar sağolsunlar. Evde viski var. Belki bir adet yürütürüm ehe, kardeş görmesin bu yazıyı.
burda Pinot'yu anlatıyor ne güzel kaptırmış :')

Tek etkilendiğim nokta Miles'ın "o gece" Maya'ya Pinot'yu anlatmasıydı, o kadar güzel anlatıyordu ki hayran kalırsın, adam resmen kendinden bahsediyordu. Pinot ile özdeşleşmiş, bu kısım güzeldi.
Seyahat ediyorlardı filmde ama kesinlikle yol filmi değildi, yani otelde kalınır iki kadınla tanışılır ok? de yol filmi değil, sadece şarap kısmı güzeldi. Filmin pek bir beni izle diyen bir tarafı da yoktu hani, izlense de olur izlenmese de. Puan vermeyi sevmem ama sana puanım ters dohuz kanka yani 6.
Filmde Miles adlı karakterin ezikliğine, Jack adlı karakterin ise tam tersi tam bir piç ve kazanova olmasına dikkat çekilmiş. Bu iki zıt karakterin bir araya gelmiş olmaları filmin güzel noktasıydı. Hani seyirciyi yakalamayan ama gene de "izle bak seveceksin" diyen filmler olur ya onun gibi bir filmdi.

Yönetmene not: Konu çok sığ kalmış, karakter de az zaten, hani ok boğmuyor ama kendini izleten bir film değildi buna rağmen sıkılmamış olmam ise? Merak, belki. Verdiği tat güzeldi, ne biliyim.
Kendime not: Sana kendine Pinot gibi hissettirecek kızla evlen. Hatta direkt dudaklarına yapış.

Bu arada yanıldıysam düzeltin ama 107 ödül kazanmış olması? Ben beğenmedim hacı isterse 1000 olsun hitap edemedin Sideways üzgünüm, Miles ezikliğini al git, sürekli ajite ettin amk. Jack sen de illa adamı kazanova yapacan siktir et! Ödülleri görünce neye uğradığımı şaşırdım. Hakketmiyor.